HABER MERKEZİ - İsrail ve Türkiye'nin Ortadoğu'daki nüfuz arayışı, antlaşmalar, mutabakatlar ve müdahaleler ile sürüyor. Bu arayış Lübnan'ı savaş sahasına, körfezi ise istihbari faaliyetlere çevirdi.
Orta Doğu’da yüz yıllık sistemlerin sarsılması, Baas rejiminin çözülüşü ve bölgesel güç boşluklarının derinleşmesi, İsrail ile Türkiye arasındaki nüfuz çatışmasını doğrudan ve asimetrik araçlarla yeni bir boyuta taşıdı. İsrail, 2020 sonrasında geliştirdiği "İbrahim Anlaşmaları" diplomasisi, sahip olduğu ileri teknolojik-askeri operasyon kapasitesi ve sahadaki "Direniş Ekseni" ile İran’ın vekil ağlarına vurduğu ağır darbelerle bölgenin tek belirleyici hegemon gücü olma stratejisini yürütüyor.
Buna karşılık Türkiye, İsrail’in Doğu Akdeniz’den Körfez’e uzanan bu kuşatma hamlesini varoluşsal bir tehdit olarak kodlayarak, sınır ötesi Askeri Çerçeve, Güvenlik Mutabakatları, Sünni jeopolitiği, insani diplomasi şemsiyesi ve yerel paramiliter vekil ağları üzerinden karşı bir güvenlik bloku inşa etmeye çalışıyor. İki bölgesel gücün hegemonya mücadelesinin tam merkezinde ise dört parçaya bölünmüş Kürt coğrafyası, yerel halkların iradesi ve statü mücadelesi yer alıyor.
İNSANİ YARDIM MASKESİ ALTINDA JEOPOLİTİK TAHKİMAT
Sahadan edinilen bilgilere göre, iki aktör arasındaki örtülü hesaplaşmanın en kırılgan sahalarından birini Lübnan oluşturuyor. Netenyahu'nun ABD'nin de kınadığı İdlip saldırısını Türkiye'nin Lübnan sahasına inme arayışı karşılığında yapıldığını izah etmesi bu noktaya işaret ediyor. Çünkü İsrail güvenlik bürokrasisi, Türk devletinin Lübnan’da Hizbullah’a askeri ve güvenlik desteği sağladığını belirtirken, güney Lübnan’daki savaş sonrası güvenlik mimarisine Türkiye’nin katılımının imkansız ve kabul edilemez olduğu ifade ediliyor. İsrail istihbarat raporlarına yansıyan bilgilere göre, Ankara Hizbullah’ın sahada yaşadığı mühimmat açığını kapatmak amacıyla askeri anlaşma zeminleri aramakta ve Türk istihbarat servisleri Lübnan sahasında insani yardım kılıfı altında aktif bir varlık göstermektedir.
Saha verileri ve mali akışlar, Türkiye merkezli resmi kurum ve STK’ların Lübnan’daki yoğun hareketliliğini ortaya koyuyor:
* Mali Boyut ve Sevkiyatlar: Ekim 2023’ten 2026 ortalarına kadar geçen süreçte Türk STK’ları Lübnan’a 1,2 milyar Türk lirasını aşan yardım aktardı. Bu kapsamda, değeri 2 milyon ABD dolarını aşan ve yaklaşık 140 bin aileye dağıtılan 280 tonluk dondurulmuş et sevkiyatı gerçekleştirildi.
* Deniz Köprüleri ve Lojistik: Beyrut Limanı üzerinden onlarca konteynerlik malzeme sevk edildi. İnsani Yardım Vakfı (İHH) "Lübnan Acil Yardıma Hazır" kampanyasıyla 80 konteyner teslim ederken; Sadakataşı Derneği 30’u aşkın giysi ve gıda konteyneri indirdi. Bu süreçte Mavi Marmara Derneği ve Yetim Vakfı da dağıtım operasyonlarında yer aldı.
* Resmi Kurumların Rolü: Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA), Türk Kızılayı ve özellikle Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Lübnan Sağlık Bakanlığı, Sosyal İşler Bakanlığı (Bakan Hanîn El-Sayyid) ve Lübnan Yüksek Acil Durum Komitesi ile doğrudan koordinasyon içinde çalışıyor. AFAD öncülüğünde 730 tondan fazla acil yardım malzemesi taşıyan büyük yardım gemisi sevk edilirken, 7 bin 200 adet barınak çadırı, 10 binden fazla gıda paketi, 28 bin battaniye ve hijyen kitleri teslim edildi. Burj el-Barajneh Kampı’ndaki Sağlık Merkezi gibi çok amaçlı sağlık altyapıları ile su ve elektrik şebekeleri rehabilite edilirken, Beyrut’taki Yunus Emre Enstitüsü kültürel-eğitimsel faaliyetlerini sürdürüyor.
Ankara, Suriye’deki askeri varlığını Lübnan’daki stratejisinin başarısıyla doğrudan bağlantılı görüyor. Özellikle ABD garantörlüğünde İtalya’da kurulan Roma İttifakı’nın Kıbrıs ve Yunanistan’daki askeri yığılmasıyla Türkiye’nin Doğu Akdeniz’den kuşatılması riskine karşı, Ankara Hizbullah ile ilişkileri İsrail-Batı ittifakını kırma yönünde kritik bir denge unsuru olarak değerlendiriyor.
İSTİHBARİ FAALİYETLER
Bölgesel istihbarat savaşlarında yeni bir hat Körfez üzerinden işletiliyor. Suriye Dış İstihbarat Servisi, Türk istihbaratının (MİT) doğrudan talebi ve yönlendirmesiyle Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) İsrailliler, şirketler ve ticari tesisler hakkında kapsamlı bilgi toplama faaliyeti başlattı. BAE istihbaratının yakın takibinde olan Türk unsurların aksine, BAE’de ticari maske altında çalışan çok sayıda Suriyelinin bulunması bu ağ için avantaj sağladı. Suriye istihbaratı tarafından toplanan bu verilerin MİT’e iletildiği, MİT’in ise bilgileri İran Devrim Muhafızları Ordusu (İÇG) istihbarat birimiyle paylaştığı belirtiliyor.
MİT, İsrail’in istihbarat faaliyetlerini ticari şirketler üzerinden perdeleyerek yürüttüğünü ve bu ticari ağlar vasıtasıyla Suriye sahasına sızma riski bulunduğunu analiz ederek, yurt dışındaki Suriyeli diasporasını istihbari bir aparat olarak kullanma arayışını sürdürüyor.
MOSKOVA-ANKARA TRAFİĞİ, HMEYMİM ZİYARETİ VE HİZBULLAH TEMASI
Suriye’de Baas rejiminin dağılmasının ardından kurulan Ahmed eş-Şara (Colani) geçici hükümeti üzerinden Rusya ve Türkiye ekseninde yeni bir diplomatik-askeri trafik yürütülüyor. Rusya Cumhurbaşkanlığı, Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’u, Lübnan Hizbullahı ile Şara heyeti (Suriye geçici askeri unsurları) arasında nihai bir mutabakat sağlanması amacıyla Türk Dışişleri Bakanlığı ile koordinasyon yürütmekle görevlendirdi.
Bu arayışın temelinde, ABD’nin Lübnan ve Suriye sahasında Hizbullah’a baskı kurarak Rusya’yı bölgeden tasfiye etme planını engelleme amacı yatıyor. Bu çerçevede 09 Ağustos 2026 tarihinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, Lazkiye’deki Hmeymim Hava Üssü’nü ziyaret ederek Rus askeri heyetleriyle görüştü. Üssün Suriye yönetimine devri iddialarının ötesinde, ziyaretin askeri yetkililer yerine Dışişleri Bakanı düzeyinde yapılması, Sergey Lavrov’un Hmeymim’e gerçekleştirdiği gizli temaslar ve Hizbullah heyetiyle yapılan kapalı görüşmelerin bir parçası olarak değerlendirildi.
Ankara ise İsrail’in kuşatmasını yarmak adına Pakistan ve Suudi Arabistan gibi aktörlerle temaslarını sürdürürken, kurulan pragmatik İslami koalisyonlar üzerinden Şii ve Sünni fay hatlarını kendi lehine konsolide etmeye çalışıyor.
DÖRT PARÇADA KÜRT JEOPOLİTİĞİ: ÇEVRE DOKTRİNİ VE DEMOKRATİK MODEL ARAYIŞI
Ankara ve Tel Aviv arasındaki bu çok katmanlı hegemonya savaşının en tayin edici eksenini Kürt coğrafyası oluşturuyor. İsrail, tarihsel "Çevre Doktrini" (Periphery Doctrine) uyarınca bölgedeki hasım güçleri dengelemek için Kürt aktörlerle dönemsel temaslar kursa da, bu ilişkileri stratejik ve kurumsal bir ortaklığa dönüştürmekten imtina eden faydacı çizgiyi işletiyor. İsrail'in bu tutumu Kürt siyasal aklında mesafe ve ihtiyatla karşılanıyor.
Doğu Kürdistan (Rojhilat) hattı, İsrail açısından Tahran yönetimini içeriden sarsmanın ve Türkiye’nin doğu sınırlarını baskılamanın kaldıracı olarak görülüyor. Rojhilat’taki Kürt hareketleri ise, dış güçlerin dönemsel ajandalarına karşı temkinli duruşunu koruyarak kendi meşru ve anayasal haklarını esas alıyor. Türkiye ise Rojhilat’taki dinamiklerin Bakur (Türkiye) ve Başûr (Irak) dengelerini etkilemesini engellemek için Federe Kürdistan Bölgesi’ndeki askeri üs ağlarını, sınır ötesi güvenlik anlaşmalarını ve ekonomik nüfuzunu tahkim ediyor.
MERKEZİYETÇİ ÇIKMAZ VE HALKLARIN ALTERNATİFİ
İsrail’in İbrahim Anlaşmaları ve teknolojik militarizme dayalı kuşatması ile Türkiye’nin askeri çerçeve mutabakatları, paramiliter çete ağları ve yayılmacı politikası, Orta Doğu’yu iki kutuplu bir kaos kıskacına sürüklüyor. Her iki merkezin uyguladığı güvenlikçi ve merkeziyetçi politikalar, bölgeye istikrar getirmekten uzak kalırken; sürdürülebilir bir barışın ancak merkeziyetçi-tekçi rejimlerin ve vekil çete düzeninin tasfiye edilerek, yerinden yönetim, halkların eşitliği ve demokratik özerklik temelinde kurulacak çoğulcu modellerle mümkün olabileceği hakikat olarak duruyor.
MA / E. Pejder Altan